23/10/2009 ·
Uzuuuuun bir aradan sonra yine buradayım.
Hala okuyan,beni merak eden var mı bilmiyorum ama yine de haber vermek istedim.
Baştan sona kadar bir bir okudum yazdıklarımı, başkasının başına gelen şeylermiş gibi düşünmeye çalışarak.
Hani derler ya burnumun direği sızladı,gözlerim doldu,hatta bir kaç damla yaş tüm çabama rağmen akmayı başardı,yorumları okurken.
Yeniden yazmaya karar verdim,ne cüret değil mi?
Sonra sanki sabırsızlıkla beni bekliyor herkes boşver diye geçirdim içimden,bırak böyle kalsın dedim.
Ama hala anne olmak istiyorum,nerede anlatacağım maceralarımı diye düşündüm birkez daha vazgeçmeden yazmak istedim.
Ben geldim,umarım sizler de buralarda bir yerlerdesinizdir.
Sevgiler...
9/2/2009 ·
Bir süredir yüreğimi daraltan sıkıntılarla uğraşıyorum. Bu boğucu kasvetin, krizin evimizdeki etkisinin, geciken maaşlar, ödenemeyen faturalar, ertelenen taksitler, gittikçe artan gelecek korkusu olduğunu düşünmüştüm.
Sonradan fark ettim ki daha yoğun, daha büyük bir şey bu.
Hayal kırıklığı, derin bir üzüntü, karanlık bir korku, tarifsiz bir utançmış beni huzursuz kılan, uykularımı kaçıran.
Siyasetle ilgim olmadı hiç. Bu işle uğraşanların, inançlarından taviz vermeyenlerin sonunu gören anne-babaların yetiştirdiği bir kuşağa dahil olduğum içindi bu ilgisizlik yada kendi ayıbımdı bilmiyorum.
Etliye sütlüye karışmadan ama haberdar olmaya çalışarak yaşadım bu yaşıma kadar. Ama şimdi keşke siyasi bilinç aşılansaymış, doğrular ezberlenmesi gereken dersler olmasaymış, ideolojiler tabulaştırılmasaymış, yürüyeceğimiz yol çizilmeseymiş, tüm alternatifleri önümüze seren bir yol gösterenimiz olsaymış diyorum.
Farklı olur muydum bilmiyorum. Belki de ezikliğimin, pişmanlığımın sorumluluğunu paylaşmaya çalışıyorum. Çünkü öğretilen, okutulan, ezberletilen tüm değerlerin eskilerde kalan birer masal olduğunu görmenin hayal kırıklığını yaşıyorum.
Her taşın altından çıkan yolsuzluk haberlerinden bıktım.
Yolsuzlukla birlikte artan yüzsüzlük oranı tahammül sınırımı aştı.
Rahmetli dedemin asla vazgeçemediği, O’nun tabiriyle “ajansları” izlemek, gazeteleri okumak eziyet halini aldı.
Devlet büyüklerimizin(!) tüm bunlara dahil olduğunu görmek, tüm iyi niyetime rağmen ancak gereksiz bir kibarlık gösterisi olarak nitelendireceğim şekilde, binlerce insanın ölümüne, belki de daha fazlasının yaralanıp sakatlanmasına sebep olan terör örgütü liderine “sayın” diye hitap ettiklerini duymak, birtakım dini emarelerin siyasi sembol haline getirilip toplumun yavaş yavaş “biz ve onlar” olarak bölünmesine şahit olmak beni çok ama çok korkutuyor, belki ondan daha fazla içimi acıtıyor.
Kanunlara aykırı olduğu halde yerel seçimler yaklaştığı için dağıtılan torba torba kömürlere, yardım adı altında verilen sadakalara(!), şimdi ahırlarda yerini almış keçilerle pek güzel görünen çamaşır, bulaşık makinelerine ve bütün bunlara sevinip alkışlayan insanlara ise diyecek bir şey bulamıyorum.
Sadece üzülüyorum, çocuklarımızın geleceğini düşünerek korkuyorum.
Ve bütün bunlar, hissettiklerim gördüklerim yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu vatanın kurtarılması, Cumhuriyetin kurulması ve korunması için canlarını feda eden tüm şehitlerimiz, ülkesini seven, doğru bildiğini yapmaktan ve söylemekten vazgeçmediği için katledilen tüm aydınlarımız ve Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz ruhları huzurunda kendimden utanıyorum.
26/1/2009 ·
Bir oğlumuz oldu arkadaşlar !
Karı koca ikimiz de renkli gözlü, açık tenli olduğumuz için istisnasız herkes çocuğumuzun sarışın, mavi gözlü olacağını söyler yıllardır.
Bu anlamda oğlumuz öngörüleri kısmen doğruluyor. Beyaz tüylü, yeşil gözlü Van-İran melezi LOKUM gerçekten de bize benziyor J
Yaklaşık iki ay önce arkadaşım Hilal kahve içmeye uğrayacağını söyledi bir pazar. Kapıyı açtığımda ne göreyim, kızı Derin’in kucağında bembeyaz tüy yumağı bir kedicik.
Hilal’in sayesinde, Derin’in hediyesi olarak evimize geldi, hayatımıza girdi Lokum.
Hem de ne giriş…
Öyle açmışız ki birbirimizden başka bir varlığa ilgi göstermeye, o kadar muhtaçmışız ki, çaresizce, evde yaşayan bizden başka bir cana, tam anlamıyla kafayı yedik. Özellikle de ben.
O uyurken sessiz sessiz konuşmalar, kolumuz bacağımız uyuşsa da onu rahatsız etmemek için kıpırdanmamalar, veterinere her gittiğimizde ne yedirsek, nasıl davransak, ne yapsak, ne yapmasak diye hazırladığım uzun uzun listeler.
Ve daha neler neler..
Denir ya dilimin ucuna kadar geliyor diye, ben de anlatmadan duramayacağım, o kadar abarttım ki bu durumu Lokumu eşim Ahmet’ten kıskandım.
Ben kuru mama yiye yiye içi kuruyacak yavrucağın(!) diye Ahmet’ten gizli et tavuk yedirmeye çalışayım, işini iyi yapsın, temiz pak olsun, hayvanları gerçekten sevsin diye kriterler oluşturup veterinerler beğenmeyeyim, o güzel kaplumbağa biblomu oyuncak yapayım, gözünün içine bakayım, velet gitsin oyun arkadaşı olarak Ahmet’i, uyuyacağı zaman O’nun kucağını seçsin. Mırıl mırıl ellerini, yüzünü yalasın, hatta göbeğine masajlar yapsın. Sevmek için aldığımda söylenerek Ahmet’in kucağına kaçsın. Olacak iş mi?
“Lokum beni sevmiyor” diye söylendiğim için en sonunda Ahmet isyan etti, ben de kendime telkinlerde bulundum da bu haleti ruhiye geçti gitti.
Şimdi o çılgın halimiz biraz duruldu. Alıştık artık birbirimize.
Lokuma öğretmeye çalışıp beceremediklerimiz, onun bize verdiği derslerle öğrendiklerimiz harman oluyor, biz yaşayıp gidiyoruz mutlu mesut.
Öyle ki ne sabahın dördünde burnuyla dürterek uyandırması, ne yastığımı zaptedip beni itmesi, ne de bazen ellerimizi delik deşik etmesi bizi rahatsız etmiyor.
Her zaman Ahmet’in çok iyi ve sevgi dolu bir baba olacağını düşünmüştüm. Lokuma karşı davranışlarımı gördükçe yanılmadığımı anlıyorum.
Ve yine anladım ki eğer bir gün anne olursam Allah Ahmet’e sabır selamet versin diye bol bol dua etmem gerekecek. Paranoyak pipirikli bir yanım vardır bilirim de böylesi bir potansiyele sahip olduğumun farkında değildim.
Diyorum ya öğrendiklerimiz, farkettiklerimizle iki ayda öyle çok şey değiştirdi ki Lokum hayatımızda. Sık sık keşke daha önce alsaydık evimize bir kedi, niye yapmadık ki şimdiye kadar biz bunu diyoruz.
O yüzden varsa sizin de üzerinde durmadığınız böyle bir niyetiniz, zaman zaman aklınıza geliveren acabalarla ertelediğiniz böyle bir isteğiniz hiç vakit kaybetmeyin lütfen.
Hayatınızda, bakış açınızda, kendinizde ve ailenizde oluşan değişikliğe inanamayacaksınız.
Taze kedi sahibi
LOKUMun annesi Deniz’den sevgiler
http://www.bursalianneler.com/kosedeniz23.asp
14/1/2009 ·
Zaman zaman içimden bir ses yükseliyor, bense onu bastırıp duymamaya çalışıyorum.
Ama Ayşe söylenirken böyle bir lüksüm olmuyor ne yazık ki.
Maşallah pek inatçı, kolay vazgeçmiyor. İki gün unutmuşsa üçüncü gün yine başlıyor:
- Yazsana şu yazını artık
- Sen yaz bana ver, editörlüğünü yapacağım bak senin.
- Gelirken yazını getirmeyi unutma
- Yıl bitiyor, hala birşeyler yazmadın
- Unutturma sakın, gelmişken yazını da alayım
- Yeni yılla ilgili birşeyler yaz bari.
İşte böyle, ne zamandır didik didik başımın etini yedi.
Bendeki de ne ketumluk… Bu kadar laf işiteceğine otur adam gibi yaz yazılarını, değil mi ama?
Olmadı.
Bilgisayarım, internetim yok dedim.
Zamanım olduğunda yazacak şey bulamadım, yazmak isteyince zaman…
Yok bir açıklaması aslında, ne bileyim bu konuda bir tembellik geldi çöreklendi üzerime.
Ama geçen akşam kızlar tarafından kibar kibar uyarılınca yazmak şart oldu. Oldu olmasına da ne yazacağım, nasıl anlatacağım diye karnıma ağrılar girdi.
Yazdım yazdım beğenmedim. Okudum vazgeçtim, yeniden başladım, şiştim.
Günler geçti, mevsimler değişti, yıl bitti. Oysa ki anlatacak neler neler birikti.
Kalemi kağıdı alıp oturunca mantar gibi pıt pıt çıkıverdi hepsi ortaya.
Ama hangisinin elinden tutsam, diğerleri bir köşeye çekilip boynunu büküyor gibi geldi.
Baktım böyle olmayacak, sırayla yazayım diye düşündüm.
Bir çeşit yazı dizisi ya da ayların ve içimin dökümü de diyebiliriz.
“Uçuş Uçuş Yaz Günleri”
“Şeker Lokum”
“Mat ve Soğuk Kışım”
Nasıl?
Başlıklarını buldum. Sıra geldi oturup anlatmaya.
Ama ondan önce özürlerimi kabul edin lütfen.
Sizlere karşı çok mahcubum.
Aylardır iki satır yazamaz mı insan?
Bırak her haftayı ayda bir güncellenseydi en azından köşen?
Değil mi ya? Ama nerdeee…
Koskoca yılı üç beş yazıyla tamamlamışsın, hala dürtüklenmen mi gerekiyor yazman için?
Ayıp ayıp, çok ayıp. Cık cık cık…
Gördüğünüz üzre bir güzel payladım kendi kendimi, rahatladım.
Affedildiğimi umuyorum efendim.
Haftaya görüşmek üzere.
Sevgiler
http://www.bursalianneler.com/kosedeniz22.asp
27/6/2008 ·
Çook uzun zamandır yoktum burada.
Aslına bakarsanız kendimde de değildim bir süredir. Suskunluğum ondan.
İnsanın ruhu daralınca günler de ağırlaşıyor, geçmiyor bitmiyor sanki.
Temizledim evimi şöyle köşe bucak defalarca. Dolaplar boşaldı, kışlıklar kalktı, fazlalıklar, kullanılmayanlar ayıklandı, perdeler yıkandı, camlar silindi. Ooohhh… Evdeki ferahlık içimi açtı, iyi geldi de işler bitti.
Mardin’e gittim sonra.
Çokta iyi yaptım.
Şevval’in izin verdiği ölçüde gezip dolaşırken gördüklerimi anlatabilmem çok zor.
Manastırlarda, camilerde hepimiz için dua ettim.
Bana evde olduğum haftalar uzun gelirken 200 yıllık minareye “daha yeni o” denmesi, gece balkondan gördüğüm titrek ışıkların Suriye köylerine ait olması, mangalın üstünden hiç inmeyen illaki ikram edilen sert, koyu kahve “mırra”nın bu kadar sevilmesi, bin yıllardır yaşanılan şehri, rivayetlerin hikayelerin sarıp sarmalaması şaşırttı beni.
Nakış nakış işlenmiş, yazın serin kışın sıcak olan taş evlerde oturan insanlara, gümüş ustası süryani komşusuyla o acı mırrayı keyifle içen bakırcı amcaya imrendim.
Ezanın o ilahi ritmine karışan çan seslerini Mezopotamya Ovası’nın uçsuzluğuna bakarken huzurla dinleyebildiğim için şükrettim.
Başka bir iklim, koku, renk barındıran bu şehre geldiğim için kendimi kutladım.
Sabahları Şevval’in neşeli çığlıklarıyla uyanmak, yumuk yumuk ellerini, tombul bacaklarını öpmek, mis kokusunu içime çekmek iyi geldi.
Bir hafta çabucak bitti. Kalbimin bir parçasını Mardin’de bırakıp döndüm.
Sonra bir kez daha anne olamadan anneler gününü, kocamı baba yapamadan babalar gününü kutladım (!) ezik büzük.
Kronikleşen kalp ağrım depreşti yine, eğer yaşamış olsalardı bebeklerim kaç yaşında olacaklardı düşüncesinin aklıma gelmesiyle -ben buna şeytan dürttü diyorum- tavan yaptı.
Eğer ilk bebeğim yaşasaydı, Ömer’den üç ay büyük olacaktı, ikincisi yaklaşık dokuz ay küçük, …….., beşincisi Şevval’den bir ay küçük, eğer tüp bebek tedavisi olumlu sonuçlansaydı doğmak üzere olacaktı/lardı.
Eğer düşmeseydi…
Eğer dış gebelik olmasaydı…
Eğer…
Eğer…
Ve bir tane de keşke…
Keşke bunları hiç yaşamasaydım.
Ama oldu maalesef.
Böyle soğukkanlı anlattığıma bakmayın.
Geceler, gözyaşlarım, dualarım şahittir hissettiklerime.
“Bir kez daha denemek istiyorum, doğal yollarla, belki bu kez olur” diye başlayan cümleyi “bitse keşke bu muhabbet, aynı şeyleri yaşamaya cesaret edemiyorum” diye tamamlarken yaşadığım dengesiz gel-gitlere Ayşe şahit.
Şimdi ise daha iyiyim.
Durumu çaresiz kabulleniş, yavaş yavaş normal halime dönüş safhasındayım şu an.
Ne kadar böyle devam eder bilemem.
Boğucu iç sıkıntımın, bitmek bilmez suçluluğumun, ezikliğimin, eksikliğimin suçlusu kasvetli, kapalı havalardı bence.
İtiraf etmek şart oldu. Masum mevsimlerin kabahati yokmuş benim bezgin hallerimde.
Şimdi güneş pırıl pırıl, hava mis gibi de ne oldu…
Ben yine aynı ben…
http://www.bursalianneler.com/kosedeniz21.asp